5 Ağustos 2011 Cuma

Kalemine sağlık SELCEN TAŞÇI

Burkay içeri, Türk Milleti kapı dışarı!

Etten ve kemikten olsaydı hâlâ... Ve hâlâ asker; rütbelerini sökeceklerdi muhtemelen...
Veya...
Bir sabah ansızın evini basacaklar, gözlerini kaybetmekten son anda kurtulduğu Trablusgarp’tan, “ölmeye” gittiği Çanakkale’den, “her karış toprağı kanı ile sulamaya and içtiği” Sakarya’dan yadigar silahını koydukları “delil poşeti” ellerinde, iki kolundan sürüyerek götürmeyi deneyeceklerdi “hesabını vermeye” (becerebilirlerse).
Yaşıyor olsaydı hâlâ; muhtemelen şu anda kafalarını vuruyor olacaklardı duvarlara:
“Neden kaldırdık sanki idam cezasını!..”
Bir pundunda getirip, “refendum, demokrasi, milli irade” naralarıyla kulaklarımızı sağır edecek, gerçeği işitemez hale getirecek ve kendi ellerimizle ördüreceklerdi belki de yağlı urganı... Aaa bir de bakmışız, şafak vakitleri sehpalar kurulur olmuş Beyazıt Meydanı’na!
İngiliz dostu Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın iktidarı yapar da, Amerika’nın “stratejik ortaklığı”na terfi eden torunları, varisleri, müridleri yapamaz mı yani!
Hemen buluverirlerdi bir Mustafa Sabri, yazdırıverirlerdi “vur” emrini:
“Padişah’ın aksi emrine rağmen istilacılara karşı direnişe geçen milliyetçilerin öldürülmeleri caiz olmakla kalmayıp hatta her müslümanın dini görevidir. Bu uğurda ölenler şehit, kalanlar gazi sayılır!”
Buluverirlerdi bir Dürrizade Abdullah Efendi, yayınlatıverirlerdi “katli vacip fetvasını”!
Hiçbiri mi gelmedi ellerinden?
“Üniforma”sına matbaa mürekkebinden lekeler düşürürlerdi manşetlerinde; ee artık ondan kolay ne var!
Hedef tahtası gibi boy boy fotoğraflarını gösterip, ucu iğneli dart oklarını tutuştururlardı “infaz” memurlarının ellerine; ki onlardan bol “kadro” yok bu devirde!
Eh bunca zulmün son perdesinde; vatan payidar kalırdı belki ama Fikriye biraz daha erken ölürdü gibi geliyor bana.. Ve bu kez “şaibesiz bir intihar” olurdu sonu; “Paşa”sına yapılanlar hepten çökertirdi onu!

***

Yaşıyor olsaydı hâlâ, böyle olmaz mıydı?
“Sarı saçlı, mavi gözlü” bir numaralı sanık, tasvirleriyle yüz yıllık bir hesaplaşmanın görüldüğü mahkeme salonunda yargılamaya koyulmadılar mı sanki emanetini?
Kitaplığında “Nutuk” bulundurmak, duvarına “resmi” ni asmak (hele de kalpaklıysa ömür billah kurtuluşun yok) suç sayılmadı mı? Devletin “1 numara”sı; “ilkellik” saymadı mı, kendimizi onun sözleriyle anlatmayı!
Yaşamıyor ya..
Etini kanırtamadıkları için buldukları dahiyane formülle kemilerini sızlatıyorlar şimdi.
“Ötekiler” gibi parmaklıklar ardında, gözden ırakta bırakıp, sesini kısıp saklayabilecekleri bir “beden”den ibaret değil ya... Hatırasından alıyorlar hınçlarını; baktılar ki olmuyor, ne yapsalar, ne etseler, ne ceza kesseler silinmiyor milletinin yüreğinden, “üstünü örtüyorlar” kestirmeden!
Yok edemeyince, varken yokmuş gibi davranıp acizliklerine tavan yaptırıyorlar!
Hem de ne uğruna?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni “kansız darbe”yle federasyona dönüştürecek sihirli formül olarak gördükleri Kemal Burkay adlı “bölücü” uğruna?
Yeniçağ daha Burkay “Geliyorum” demeden ilan etmişti geleceğini.... Apo’nun hazımsızlığa neden olduğu hallerde “Light”ı olarak ikame edileceğini!
Ve Özcan Yeniçeri dün bir paragrafta özetledi Burkay geldikten sonra olup biteni:
“Burkay’ı Başbakan Erdoğan davet ediyor, Vali yardımcısı karşılıyor, Hükümetin Bakanları birbiri peşi sıra ziyaret ediyor ve kendisine olmadık iltifatlarda bulunuyor. Bu gelişmeler yeni bir sürecin işaretleridir. Bu durumdan AKP iktidarının Öcalan’dan umudunu kestiğini ve onun yerine Kemal Burkay’ı ikame etmeğe çalıştığı sonucu çıkarılabilir. Böylece AKP iktidarı yeni Anayasa ve “Kürt sorunu” konusunda legal bir muhataba kavuşmuş olmaktadır.”
Önceki gün de Nazlı Ilıcak tutmuş yazıyor ki;
“Kemal Burkay için endişeleniyorum...”
Burkay’ı ve fikirlerini yaşatabilmek için Atatürk’ü öldürüyor Nazlı Hanım; üzerine “bayrak örtüp” gıyabi cenaze namazını kılıyorlar en büyük emaneti olan “bir, bütün, bölünmez” Türkiye Cumhuriyeti’nin!
Mekanı cennet olsun, Rahmetli Behiç Kılıç’ın ifadesiyle “Türk Milleti kapı dışarı!.. Al Atatürk’ünü de defol!..” diyorlar yüzümüze karşı.
Ve dikkat ederseniz, doğduğumuz şehirlerden sınırdışı edilmemize ramak kala bile devlet “dört tane koruma” tahsis etmiş değil hiçbirimize!

Yeniçağ Gazetesinden Selcen Taşçının yazısı

6 yorum:

sibeltunay dedi ki...

Nalan hanım,yazarın hiç bir yazısını kaçırmadan okurum Yeni çağ'da.Daha ne desin?Bu millet hala uykuda.Bugün Milliyet'e Hasan pulur'u okumadan geçme lütfen.
Olan bitenleri gördükçe,Atatürk'ün kemiklerini mi sızlatıyoruz, yoksa 2.Cumhuriyet' e merhaba mı diyoruz diye artık, hafızamı zorluyorum.Ama şunu iyi biliyorum ki bu ermeni dölleri yeniden uyandı.İnşallah bizde uyanırız.

Nedret dedi ki...

Doğru demiş de anlayana:(

nalan dedi ki...

Sibelciğim,Nedretciğim kendimiz yazıp kendimiz okuyoruz ne yazık ki:(

fgyapar dedi ki...

Ne acıdır ki hal böyle.Nasıl bir uykudur ki bu,bir türlü uyanamıyoruz :((

Aslı dedi ki...

Ben inanmıyorum uyudugumuza. herkesin,tüm milletimizin gözleri açık. bu böyle gitmicek izin vermicez. her okudugum yazı, her izledigim haber içimi acıtıyor. çevremde, ailemde nerdeyse tek konuştugumuz konu bu.

fiamma dedi ki...

''Gık'' işte yorumum bu:(