6 Ekim 2013 Pazar

İtiraf ediyorum ,bilmiyordum

Utanarak itiraf edeyim ki Andımız'ı kimin yazdığını hiç düşünmedim.Bu gün Ulusal kanalında Reşit Galip  ve andımız konulu programda   

Yener Oruç'un dediği gibi UTANDIM,çok utandım. Merak etmediğim için ,öğrenmediğim ve öğretmediğim için.
Andımız'ı her sabah okuyarak güne başlamak öyle doğaldı ki öğrenciliğimde olduğu gibi;öğretmenliğimde de merak etmek aklıma gelmedi.
Çünki TÜRKTÜM,doğru ve çalışkan olmam gerekliydi ve öyleydim.Yasamı ,ülkümü yaşamak ödevimdi ve yapmalıydım,yapardım.Varlığım Türk varlığıyla yaşardı,o halde onun olmalıydı
Varlığım Türk varlığına armağan olsun .
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

Reşit Galip'i rahmet ve hürmetle anarak....


Engin kültür
22:05 (22 saat önce)
Kime: add-zmtadd_anadoluhar.add_buyukcekme.addgebzeaddkayseriaddkmarasAtaturkMilliye.bagcilaraddcydd-sisli-gen.e6blokgz-addimecetuketimbu.karadeniz-addkemalistizkuvva-i-milliyenazaddmailreddi-ilhakala.terme-add
DR.REŞİT GALİP... 
ANDIMIZIN YAZARI, BİR ULUSALCI KAHRAMANIN KISA YAŞAM ÖYKÜSÜ...
Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar,             Reşit Galip Caddesi'nden geçerek inerler.             Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir.                 Bu bilinmezlikte belki Dr. Reşit Galip'in 41 yaşında göçüp gitmesi rol oynamıştır,                       belki de İnönü’yle yıldızının hiç barışmaması...
Rodos'ta doğan Reşit Galip, ortaokulu bitirince kardeşiyle bir sandala binip Marmaris'e gelmiş.
Liseyi İzmir’de okumuşlar.

Kardeşi Hüseyin Ragıp (Baydur) diplomatlığı seçip büyükelçilik yapmış. Reşit Galip ise İstanbul Tıp’a gidip doktor olmuş. Öğrenciyken gönüllü olarak      I. Dünya Savaşı’na katılmış. 
Kafkas Cephesi dönüşü öğrenimini tamamlayıp fakültede asistanlığa başlamış.
1923 Mart’ında, hekimlik yaptığı Mersin'e Mustafa Kemal Paşa geldiğinde Paşa’nın huzurunda konuşmuş ve gözlerine doğru bakarak şöyle demiş:
'Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün. Sen bu milletin bir ferdisin. Senin birinci büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmekliğindir.' 

Herkesin yüceltme yarışına girdiği günlerde Gazi'yi ‘milletin bir ferdi' sayan 30 yaşındaki bu hatip, herkesin dikkatini çekmiş. Tabii en çok da Gazi'nin... 
Kemal Paşa ona milletvekilliği önermiş ve Dr. Reşit Galip, Ocak 1925'te Meclis'e girmiş. 
Bir süre İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmış.        CHP İdare Heyeti'nde görev almış.                   Türk Ocakları’nda, Halkevleri'nde çalışmış.           Yine Atatürk’ün isteğiyle Serbest Fırkaya girmiş.  Ve Atatürk’ün sofrasına oturmuş. 
Onu bakanlığa taşıyan süreç de o sofrada başlamış.
Bu sofra sahnesi pek çok tanığın anılarında vardır:
1931 sonbaharıydı. O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'in bir yakınmasıyla başladı. 

Esat Mehmet, Atatürk’ün Harbiye'den 'tabya Öğretmen’iydi. Kazım Özalp’in 'Atatürk’ten Anılar' kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı. 
Esat Mehmet, 'kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini' belirtti.
Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi. 
Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı:
'Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi' dedi. 

'Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. inkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.' 
Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı. 'Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız' dedi.
Ama Reşit Galip alttan almadı.                     'Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir! Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. 
Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki,            sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır,  hoş görülemez.' 
Reşit Galip'in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı: Halkevi'nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekâletinden izin alamamışlardı.
Reşit Galip 'Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez' diye kestirip attı. 
Atatürk’ün kaşları çatıldı.                 'Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz' diye çıkıştı. Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti. 
Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti.             57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı’nı işaret ederek dedi ki:'Devrimci devrimcidir. 
İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.'
 Atatürk yeniden uyarma gereği duydu:          'Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?' 
'Kusura bakma Paşam, taşımıyor !       Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır.' 
'Sizi de eleştiririm!'                               Bunun üzerine Gazi'nin sabrı taştı:                 'Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize müsaade edemem' diye haşladı.
Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı: 'Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. 
Mesela Rose Noir'a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz.' 
İlk kez Atatürk’ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu. Reşit Galip'in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu’nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı. 
Atatürk bir gece oraya gitmiş,                 mekânın sahibi Madam Senya'dan 'İş Bankası’ndan kredi alamıyoruz' yakınmasını dinlemiş ve orada bir kâğıda İş Bankası Genel Müdürü’ne hitaben 'yardımcı olunması' isteğini yazmış,                 Rus çifte vermişti. Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.
Atatürk bu kez kızmadı;                   'Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin' diyerek kibarca Reşit Galip'i sofradan kovdu.
 Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu.     Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı: 'Burası sizin değil, milletin sofrasıdır.  Milletin işlerini görüşüyoruz.                    Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.’ 
Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp 'Öyleyse biz kalkalım' dedi. 
Sofradaki bütün heyet ayaklandı;                 Reşit Galip'i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.
Bu müthiş sahnenin devamı daha da ibret vericidir:
Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı’nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir. 

Atatürk uyandığında Genel Sekreteri'ne Reşit Galip'i sorar. 'Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara'ya gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik' derler. 
Atatürk 'Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz' der. 
Sonra 'Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var' diye ekler.
1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip'in Ankara Radyosu'ndaki bir konuşmasını dinler; 'Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile' demektedir. 
Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder. Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder. Onun yanına da, hocası Esat Mehmet'i oturtur. 
Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı’nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.
 Rose Noir olayı mı? Onu da hatırlatalım: İş Bankası Genel Müdürü! Muammer Eriş, Atatürk imzalı kâğıdı alınca doğruca Dolmabahçe Sarayı’na gelmiş, Ata’nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmiş, talebi reddetmiştir. 
Reşit Galip'in bakanlığı sadece 13 ay sürdü.        Bu süre içinde Darülfünundan üniversite reformunu başlattı. Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı. Eşi Zubeyre Hanım’ın deyimiyle 'deli gibi çalışıyor' ama Atatürk’e çıkışacak kadar ayarsız dili yüzünden her gün işe cebinde istifa mektubuyla gidiyordu. 
Aslında Atatürk’le araları iyiydi.                      O Gazi'ye 'Paşam', Gazi de ona 'Doktor' diye hitap ederdi. 
Bir gün sofradan ayrılırken,                         Atatürk, 'Seni eve ben bırakacağım' demiş.       Eve bırakınca O da saygıdan, 'Ben de sizi uğurlayacağım Paşam' karşılığını vermiş. 
Ama kendisinin arabası olmadığından yürüyerek uğurlamış. O gece zatürree olmuş. Dinlenmesi ! tavsiye edilince 1933 Ekim'inde görevden ayrılmış. 
1934 yazında Moda'daki bir deniz kazasında kızlarını kurtarmaya çalışırken akciğerlerini hepten üşütmüş. Bir mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra ölümü bekleyerek, hastalığını takip etmeye başlamış. 
Keçiören’deki bağ evinin kütüphanesine demir yatağını taşıtıp yedi ay kitaplar arasında yatmış. 
1934'te, 41 yaşında hayata veda etmiş.
'Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmış' 

Her sabah okul öğrencilerini güne başlatan,  'Türküm doğruyum çalışkanım' andı var ya...     Kim kaleme almış biliyor musunuz? 
'Reşit Galip...' 

8 yorum:

nurtenbegendi.blogspot.com dedi ki...

Allah cümlesinden razı olsun. Ama bu gün bu insanların günü değil. İyi ki vaktiyle gelmişler ve iyi ki "Türk'üm" demenin tü-kaka olduğu bu günleri görmemişler. Ben de daha önce bu konuyu düşünmemiştim. Sadece 8-10 gündür bloğumda andımızı yazmayı düşünüyordum. Hatta bu hafta yazacaktım ben de. Ellerinize sağlık.

Alanay yıldırım dedi ki...

Allah rahmet eylesin nur içinde yatsın...
İNADINA TÜRKÜM,
İNADINA DOĞRUYUM,
İNADINA ÇALIŞKANIM,
İNADINA KÜÇÜKLERİMİ SEVER, BÜYÜKLERİMİ SAYARIM,
İNADINA YURDUMU SEVİYORUM,
İNADINA MİLLETİMİ ÖZÜMDEN ÇOK SEVİYORUM,
İNADINA ÜLKÜM YÜKSELMEK VE İLERİ GİTMEKTİR,
İNADINA ATATÜRK'ÜN GÖSTERDİĞİ MİLLETİMİ MUASIR MİLLETLERİN SEVİYESİNİN ÜSTÜNE ÇIKARMA HEDEFİNDE YÜRÜYECEĞİM.
İNADINA VARLIĞIM DÜN OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN,
İNADINA NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.

nalan dedi ki...

Nurtenciğim,çok haklısın haklıyız ne ki alacağımız yok.Parça parça gözümüze soka soka götürüyorlar.
15 gün ara ile Afyondan geçerken Nurteeeeeeeeeeeeen diye bağırdım. Duydun mu?
Hangi hastanede olduğunu bilseydim bir şansımı dener uğrardım dedim. Sormadığıma üzüldüm.

nalan dedi ki...

Alanayım, uyumakta olan benliğimizi,üstünde düşünmediğimiz ülkümüzü,nerdeyse uyumaya terkettiğimiz (genel olarak,kişisel değil)Atatürk sevgisi,devrim ve ilkelerini bizde yeniden harekete geçirdiği için rte ye teşekkür edeceğiz yakında.Vura vura uyandırıyorlar bizi TÜRKÜÜÜÜÜZ elhamdülillah ve müslümanız.Ya da dinimiz hangisiyse. Allahımız biliyoruz ve kim olduğumuzu da...

neşe bilgin dedi ki...

Çok üzücü çocuklarımızın andımızı okuyamaması benim kızım daha bir yaşında ve bu hükümet değil çocuğum büyüyünce andımızı öğretmeyi kolayını bulsa bizim hafızamızdan sildirecek nedendir bu Atatürk düşmanlığı anlamadım :(

nalan dedi ki...

Neşe Hanımcığım,etki-tepki meselesi sanırım.Terbiyesiz bir beyinsiz Facade gördüm. Atatürk büstlerini satıyor ve yanındaki pankartta satılık put,çekiç bedava yazıyordu.
Atatürk ve devrimlerini dosdoğru benimsetemeden içini dolduramadan öğrettiğimiz zamanlarda bu insanları zehirlediler.
Bu insanları zehirleyenler şimdi bizi kendimize getiriyor ve Atamızı neden sevmemizi,Türklüğümüzü ve andımız gibi değerlerimizi düşünüp,öğrenip anlayarak daha sıkı bağlanmamıza sebep oluyorlar.Aman ne yaptıklarını farketmesinler .
Bizler de elimizi çabuk tutalım.

Cebimdeki renkler dedi ki...

Çok tuhaf zamanlar yaşıyoruz. Ama uyaniyoruz söylediğin gibi Nalan abla. Türküm doğruyum caliskanim derken de farkında değildik ne dedigimizin olmadığı için bir art niyetimiz. Ama artık biliyoruz. Çocuklarımız da bilerek söyleyecekler...

nalan dedi ki...

Cebimdeki renkler,evet canım,bu yüzden onlara borçlanacağımız aklına gelir miydi:(
Ama her gecenin bir sabahı var.