29 Eylül 2010 Çarşamba

kuzine


Bloglar arasında gezinirken bu resim gözüme çarptı. Brezilyalı bir blog yazarının blogunda ailesinin modern hayata geçmediğini resmin altına yazmıştı.Portekizceden oldukça iyi çeviriler yapan google amcadan öğrendim.
Bizim kuzineler geldi aklıma.Benim kasabamda kullanılmazdı.Hendek'te babaannemlerde vardı.
orada Babamın köyünde her evin mutfağında kuzine vardı.Bir yandan yemek pişer bir yandan da fırın kısmında mısır ekmeği pişerdi.
Anneme neden biz de kuzine kullanmıyoruz dediğimde 1400 rakımlı Geredede kuzine pek pratik değil derdi,odun yanan kısmı çok ufak.Bizim soğuklarda kocaman odunlarla bile zor ısınılır.
O yıllarda odun yakardık.Ve gerçekten kocaman sobada bir anda en az 4 odun çıtır yanar,içindeki bittiğinde ise yarım saat içinde oda soğuyuverirdi.
Çoğunuzun ilk kez duyacağınıza eminim.Kışlık oda olarak en iyi ısınan,en iyi ısı tutan genellikle de ahşap evin en küçük odası seçilirdi.Kapısına eski kapı kasasından da biraz daha geniş ;eski çarşaflar,giysiler ile dikilip adeta yorgan yapılmış 3cm kalınlığında bir kapı perdesi dışından raptedilirdi ki
kapı açılır açılmaz dışarının buz havası içeri dolmasın...
Alt kat boş olduğu için annem taban tahtalarının üstünü bizde hergün alındığı için bol olan gazetelerle kat kat döşemiş,üstüne pala kilim denilen kesilerek eklenip kocaman yumaklar halinde dokumacıya gönderilen kumaş parçaları ile dokunmuş eski kilimlerle kapatır üstüne kalın Isparta taban halısını sererdi,Divanlar,masa ve soba yerleştirilince halı ile duvar arasında kalmış görünen eski kilimlerin üstüne yeni olan kilimler serilir odanın tabanı böylece izolasyonu tamamlanırdı.
Sıra duvarlarda ...
Gündüz kanepe gece yatak görevi ile 24 saat göreve hazır demir ayaklı,yaylı somyalı divanların duvara gelen tarafından gelecek soğuğun yatanın sırtını koruması için yine bir dokuma(pala)kilim çivilerle çakılırdı.Çivilerin başı seyrek dokumadan kurtulup kilim düşmesin diye 2santimetrekare kesilmiş karton veya kalın kumaş parçalarıyla pekiştirilirdi.
Bizde kumaş ta boldu ama fotografçı babamın kart kutularından özenle kesilen sarı kartonlar çivilerin altından görünürdü.
Sırtınızı dayadığımızda soğuk almaktan öksürmekten kurtulurduk.
Bu anlattıklarım 1960 lı yılların balında ben 8-9 yaşındayken yaşandı .Sonra kok kömürü ve kömür sobalarıyla tanıştık.Oldukça rahatladık.
Bu gün çocukluğuma neden daldım neden Brezilyalı bir blogdaki kuzine beni buralara getirdi bilmiyorum.Belki yağış öncesi soğuk güneşsiz Ankara sabahı,belki de pişirdiğim yeşil mercimekli yayla çorbası
sebebi ne olursa olsun,zor ama neşeli ,her şeyin luzumlu olacağı için saklandığı,çöplüklerin eşya ,giysi ,kapkacak değil de daha çok odun külleri ile dolu olduğundan çöplük değil küllük diye adlandırıldığı günlerdi.
Hatırladım ve paylaştım.
Sıra sizde,yorum bekliyoerum:)))

Domatesler biterken


Bu gün Meripointin son yazısını okuyunca kendi ketçap tarifimle karşılaştırayım diye linke gittim Genel hatları aynı ,bir iki eksiğim varmış o yüzden bu yıl henüz yapmadığım ketçabımı böyle yapayım diyerek unutmamak için yapılacaklar bloguma aldım.Artık yapacaklarımı hatırlamak için bir blog daha tutuyorum:))
İnternet sayesinde hem yapılacaklar çoğaldı hem hatırlamak zorlaştı böyle çözdüm işi.
Neyse oraya kaydederken bir de buraya alayım da tarifi bilmeyenler yararlansın
dedim.Zaten ana yazıda öyle faydalı bilgiler var ki mutlaka sonuna kadar okunmalı...
Ben domates olmaya gidiyorum,size kolay gelsin
link burada Refika Birgül Hanımı da ziyaret etmeyi unutmayın
netten alıntı
"EVDE KETÇAP PİŞİRMEK

Bu tariften iki litreye yakın ketçap çıkar. 4 adet kırmızı soğanı doğrayın ve 2 çorba kaşığı zeytinyağıyla 10 dakika çevirerek kavurun. İçine 1 kilo ufak boy salkım domates ekleyin. 2 çorba kaşığı kişniş tohumu, 1 çorba kaşığı sumak (tane yoksa toz), 2 diş sarımsak ve 2 tatlı kaşığı karabiber ve eş miktarda islenmiş tuz da ekleyin. Tatlarının güçlenmesi için malzemeleri havanda sırayla dövüp karışıma 2 çorba kaşığı da zeytinyağı katın. 1 adet acı biber veya 2 tatlı biberi de ince doğrayıp ekleyin. Tüm bu karışımı tavada pişen soğan ve domatese katın. Hemen ardından 1-2 kilo kadar daha iri domatesi rendeleyerek koyun. 2 dakika sonra, tepeleme 10 çorba kaşığı kahverengi şeker ve 2 çay bardağı (200ml.) üzüm sirkesini de ekleyin ve bu şekilde 30 dakika daha pişirin.
Pişme sürecinin son 7-8 dakikasında 20-30 yaprak fesleğeni içine atıp karıştırın. Sonra tel bir kevgirden süzün. Burada güç kullanarak kevgirin kenarlarına bol bol bastırın. Kırmızıya çalan, karizmatik bir turuncu renkteki ketçabınız hazır olacak. Kaynar suda bekleterek dezenfekte ettiğiniz orta boy şişelere bölüştürün. Şişeyi kapak kısmına kadar doldurun ve zeytinyağı kullanarak havayla temasını engelleyin.
İki büyük patatesi parmak parmak kesin. 2 kaşık zeytinyağı ve 1 tutam biberiyeyle elinizde ovun. Biraz tuz ve 1 çorba kaşığı balsamik sirkeyi patateslerin üzerinde gezdirin, sonra ara ara çevirerek fırında pişirin. Keyfinize göre zeytinyağının içine sarımsak ve karabiber de ekleyebilirsiniz. Biberiye sarımsakla flört edecek, biberse tadı ikiye katlayacaktır"

27 Eylül 2010 Pazartesi

İnternette bir hırsızlık haberi



Bu sözler arkadaşımın blogundan
//Bir hırsız site daha türemiş.
http://www.yemeksitesi.info/top-yuzuk-2
Bu resmi zarifçe blogu sahibi nedukun sayfasından aldım.Ayrıntılar orada .
Bu hırsızı duyurmak için ben de bu yolu seçtim..

26 Eylül 2010 Pazar

Alacağın olsun Fatoş Öğretmen !

Bu sabah uyandığımda güneş bir hayli yol almıştı.Uzun zamandır uyandığım gibi ağrılı sıkıntılı uyandım. Sabahın altısında kolumda o tanıdık sancıyla uyanıp bir ağrıkesici alıp kolumu viksle ovup gözlerim yarı kapalı yatağa geri dönmüştüm.Şimdi ise öğleye doğru yaklaşıyoruz.
Kısaca ağrılar geziyor,sebepsiz ve değişik yerlerde görülüyor.Sanki dayak yemişim,veya bir kolumu çok sıkıp darpetmiş gibi.
Fibro miyalji dedi romatolog.Kuvvetli bir antidepresan verdi 25mglik laroxyl.
Romatizmanın da stresle alakalı olması beni çok şaşırtacaktı ,hap öyle kuvvetli ki şaşıramıyorum bile,yarı uykulu tam aptal ortalıkta dolaşıp duruyorum.Rahat uyumam için verilmiş ama gündüz bu halde dolaşırken akşam 22.00den sonra cin gibi oluyor
02.ooye kadar oturuyorum.
Son zamanlardaki blog hayatımdaki düşüşden bunu anlayabilirsiniz.Blog gezip okuyor fakat yorum yazmak istemiyorum ;düşüncelerimi toplamakta düzene sokmakta zorlanıyorum.
Bu sabah uyandığımda güneş bir hayli yol almıştı,ben çayı ocağa koyup akşamdan ısladığım Amerikadan getirilen simsiyah fasulyeler ve kuru bezelyelerin altını da yakıp pc.açıp on marifete girdim.
Beğendiğim yazıya yazılmış bunları da görün yorumunu tıklayınca bir bloga düştüm
aman allahım,ne güzel bir blog ,ne güzel bir hatun...Bir öğretmen,ana okulu öğretmeni


____turuncu çAkılTaşı_____
"kimse farketmedi durduğum yerde durup dururken yola çıktığımı"
Enis Batur

diyor
pırıl pırıl içi gülen gözleri var
Bloga bir girdim o yazı senin bu benim derken evi saran bakliyat kokusunu duydum.
Hımmmm komşular fasulye haşlıyor galiba derken aklıma geeldi mutfağa koştum heyhattt
mubarek fasulye yenmek için değil sanki ayakkabı boyamak için yaratılmış...ocak simsiyah,yanındaki tencere ve çaydanlık da püskürtme tekniği ile karaya boyanmış
Alacağın olsun Fatoş Öğretmen diyorum
Ekliyorum,ilgiye takibe değer bir blog,ziyaret ediniz
İyi pazarlar

23 Eylül 2010 Perşembe

Okuma Sevdam 2-ALBÜMDEKİLER Gülsen Varol




Gülsen Varol ...O benim dostum.İnternet aleminden yüzyüze gelemeden tanıyıp sevdiğim,karşılığını da gördüğüm bir dost.
Nasıl başladık hatırlamıyorum birbirimizi okumaya.
Derin duyguları derin düşünceleri içeren ,kelimeleri ile okuyanı okşayan hırçınlıklarını,sivriliklerini şefkatle yumuşatıveren uslubu ,
beni bloguma her girişimde yeni yazısı var mı diye baktıran...
Yazdığı konu kadar yazılan yorumlar,o yorumlara tek tek verdiği yanıtları da yeni bir yazısı kadar sevgi dolu ve eğitici.
Görmüş geçirmiş ve yaşamışlığının izleri onda sık tülbentlerden iki kere geçirilmiş süzme bal kıvamında.
Mayıs Ayında bir kitap çıkardığını biliyorum,sonra Ankaraya gelip birkaç gün kaldığını neden sonra okuyor ve üzülüyorum.Çünkü öyle yoğun ve ayağımı eve bağlayan bir yaz yaşıyorum ki...
Birgün bu durumumu yorumda yazdım,kitabını gidip aramaya bile mecalim olmadığını.Hemen maili geldi,benim için alıp yollayacağını ,adresimi yazmamı söylüyordu.O günlerde yanılmıyorsam ilk baskı bitmiş ikinci baskı henüz yapılmamıştı,kitabı bulmak sorun oluyordu.
Kitap yola çıktığının 5.günü elime geçti.Oysa o da ben de en çok iki gün içinde gelir diye düşünüyorduk.
İş anlaşıldı,meğer evden alıp eve teslim edecek kurye paketlemeden önce bir göz atmak istemiş ve elinden bırakamamış.Bitirince yolladı.Kızmadık yazarı da ben de sevindik okuduğu için okumayı sevdiği için.


Uzun sıcak bir ramazan gününde saat 17.00de elime geçen kitabı araya iftar hazırlıkları,torun Ertuğrul faktörü,hane halkının ihtiyaçlarına cevap vermek haricinde elimden bırakamadım.Bıraktımsa da hemen dönebilmek için ne mümkünse yaptım.
Bir kitapsever olarak elime geçen kitabı hiç evirip çevirmem ,kitap bulduğumda nerdeyse ön kapağına doğru dürüst bakmadan hemen içinde kaybolurum.
Bu kez Sevgili Gülsen Öğretmenden gelen hem de imzası ile gelen bu kitap beni durdurdu,uzun uzun inceleyip sevdim,okşadım.Sonra acaba dedim acaba hayal kırıklığına uğrar mıyım?
Ne de olsa ilk kez yazarını tanıdığım bir kitabı okuyacağım.Ne hoş değil mi,yazarını tanıdığım demek...Oysa biz hiç yüzyüze gelmedik henüz .Ben onu yazılarından,benim yazılarıma yazdığı yorumlardan tanıyorum ,ama aramızda oluşan bir bağ,bir köprü var ve ben adeta satır aralarını,hatta hatta satır arkalarını bile okuyabildiğimi hissediyorum.
Acabalarımı öteleyip sindim bir köşeye başladım...
Kitabın içinde kayboldum,bir değil,üç neslin öyküsü bir kitabın içinde hem böyle yalın ve hem böyle duygulu yerleştirilirmiymiş şaşırdım.
Zaman zaman Ertuğrulun annane ağyama diyerek beni öpmesiyle kitaba ne kadar kapıldığımı anlıyor ve bu kadar az kelime ile bu kadar yoğun duygu nasıl aktarılır diye şaşıyordum.
Sakın yanlış anlaşılmasın,roman 186sayfa .Benim sözettiğim ise üç neslin öykülerini bir kitapta dramlarıyla hüzünlendirerek ,mutluluklarıyla sevindirerek duygularını aynen hissettirebilmesi.
Benden sonra hemen kitabı okuyan kızımın dediği gibi bir neslin öyküsü bile iki yıllık bir dizi senaryosu olurken...
Keşke bitmese dedirten kitabı bitirirken saat 03.00tü ,yüklendiğim duygu ağırlığıyla uyuyakaldım.
Benim Sevgili Gülsen Varol hocamın,dostumun göndermesiyle kavuşabildiğim okumanızı hararetle tavsiye edeceğim ALBÜMDEKİLER 'in ikinci baskısı yapıldı.Artık kolayca ulaşabilirsiniz.Getirisinin de bir eğitim kurumuna bağış olduğunu ekleyeyim.
Eline ,diline,gönlüne sağlık sevgili Gülsen Öğretmenim

22 Eylül 2010 Çarşamba

Okuma Sevdam


-Resim torun Ertuğrul-


Çocukluğumda okul ve okuma sevdam çok meşhurmuş.İki -üç yaşında mektep önlüklü bir resim var, paylaşacaktım bulamadım.
Annem ısrarlarıma dayanamamış ablamın eski önlüğünü bana uyarlamış.Onu giymiş cin gibi bakıyorum.
Neyse 5 yaşındayken kapımızın önünden geçen öğretmenlere
pencereden sarkıp beni okula alın yalvarışlarım tüm öğretim yılı hergün tekrarlanan bir hal alınca başöğretmen tamam getirin şunu da görsün gününü demiş ve 14 kasımda 5 yaşımı bitireceğim yıl okula başlamışım.

O zamanlar biz alfabenin harflerini sırasıyla ezberler,ardından seslileri sessizlere ekleyerek ab,al,aç vb gibi heceler oluşturup okumaya geçerdik.
Galiba son yıllarda yine sesle okutuyoruz diyerek bu eski harften yola çıkılarak öğrenilen metoda dönülmüş.
yazık,
zirâ bu metodla göz sıçramaları hece boyunda kalır.oysa cümle metodunda cümle,hatta paragraf boyunda göz hareketiyle hızlı okunur.
herneyse gene dağıttık konuyu
Bendeniz okula başlamış ve de mutlu mesut harfleri öğrenmiş hecelerle yeni tanışmışken hastalandım.Bademcik olmuşum evde yatıyorum...
Anacığım dikiş dikiyor,babamın fotoğrafhanesi ve karanlık odası evde bir bölümde,gelen giden, iş güç...
ben de habire anneme masal anlat bana bak diye tutturuyorum.Annem birkaç masal anlatıyor filan ama kadının işi çok, başı kalabalık. Sinirlenmeye başladı biraz sonra hasta masta demeden iki tane geçirecek kıvama gldi ki ablam okuldan döndü.
Annem hemen ona git Fikri den bir hikaye kitabı al dedi yeni okuyanlar için basit ve iri yazılı olsun dedi.
O zaman kasabamızda sadece kısaca adıyla andığımız Fikri ve Settar Beylerin karşılıklı dükkanlarında defter kalem,düğme, iplik ,çivi kerpeten gibi binbirçeşitimsi iki dükkan kitap satılırdı.
Ablam elinde bir kitapla döndü.Adı Pamukla Pabuç.
O arada annem babamın fotoğraf kartlarından birini okuma yazma fişi ebadında kesip hece boyutunda bir pencere oymuş ,beni oturtu kitabı bir elime hece penceremi öbür elime verdi bak dedi bu pee bu da aa çarp birbirine bak ne oldu paaaa muk laa
diyerek asabi bir tavır ve sesle başladı beni oktmaya...
Eh hakkımı yemeyeyim zekiyimdir-aynı zamanda salağımdır ama bu başka bir konu, karıştırmayalım...
ek ük kek kük derken ben o akşam kitabımı okuyup bademciklerimin ateşiyle bir güzel uyudum. Rüyamda dereye düşen bir pabuça binmiş pamuk kedinin maceralarını görmüş olabilirim.
Kitap zehiri kanıma böylece karıştı.
O andan sonra önüme çıkan her basılı kağıdı ister kitapta ,ister tava tencere rafında gazeteden örtüde,ister pencereye perde niyetine gerilmiş olsa da okudum okudum okudum...
Ev dışında bir yere gezmeye gidildiğinde canım sıkılır ev sahibinin rafları gazete ile kaplıysa çok memnun olurdum.Eee ne de olsa cephane bulmuş olurdum yoksa çok sıkılır ,büyüklerden
-sıkı can iyidir çabuk çıkmaz lakırdısını duyup sıkıntıdan patlardım.

İlkokul 3.sınıfta Halide Edip Adıvar'ın HANDANını dönem ödevi için okuyan ablamdan gizli gizli okumaya başladım.İki kadının 1912nin diliyle birbirine yazdığı sıkıcı mektupları sonuna kadar okuduğumu hatırlıyorum.
Bu ilk; yaşıma hiç uymayan romanı okumama rağmen okuma aşkım hiç zedelenmedi.İlk ve orta okulda İlçe Kütüphanesine giderek habire okudum durdum.Eve sadece haftada bir kitap bgötürebiliyordum .
Öğretmen okulunda okul kitaplığı yöneticisi son sınıflardan Sabiha Abla artık anahtarı bana veriyor krndim gidip istediğim kitapları alıp ,okuyup geri yerlerine koyuyordum.
Kitaplık defterine ise ilk sekiz kitaptan sonrasını hiç kaydetmedik.Aldığımı okuyup geri getireceğimden kuşku yoktu,götürmezsem yenilerini alamazdım ki!
Bunun hiç de iyi olmadığını senenin sonunda kitaplık defterine 28 kitap kaydı olan bir kız okul önünde taltif edilince anladım ...
onu ,alkış ve övgüleri kıskanmadım ama kendisine hediye edilen 3 kitapta çoook gözüm kaldı doğrusu.
Nasıl kalmasın ayda her türlü ihtiyacını karşılamak için 50 lira harçlık alabilen parasız yatılı Nalan ın harçlığından tanesi 5-8 lira olan romanlara pek finansman kalmıyordu:))
Daha sonra öğretmen olduğum köye beş kilometre kadar bir yolu yürüyerek giderken bir haftalık yiyecek malzememden çok kitaplarım çantamı doldururdu.Gaz lambası ışığında radyo sesi eşliğinde yine tek arkadaşımdı kitaplar.
Kasabadaki kitap satan kuruyemişçiye çok çeşitli yayın gelmiyıordu. İlçe Kütüphanesinin yıllardır değişmeyen memuru Muzaffer abi birgün bana kızım senin okumadığın romanımız kalmadı dediydi de karşılıklı efkarlanmıştık.
Bu girizgahı yarınki yazım için yaptım.Sevgili bir dostumun yazdığı kitaptan sözedeceğim.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Radyo, Televizyon ve Internet Kardeslerin Masali




Sanal dünyada edindiğim dostlarımdan biridir DÜŞ HEKİMİ
İnternet beceriksizliğimden dolayı sitede rahatca dolaşamadığım bildirdiğim günden beri yazıları bana mail ile de gelir.
Biliyorum ,sizler de onu tanıyor ve okuyorsunuz fakat bu yazısı benim de yakındığım şeyleri öyle güzel ifade etmiş ki bir kez de benim sayfamdan okunsun istedim.
Düş hekimi Dr. Yalçın Ergir'e Teşekkürlerimle


"Şu Sevgi Dedikleri...



Radyo, Televizyon ve Internet Kardeslerin Masali









3 cocugu olmustu;

ilk cocuguna Radyo, ikincisine Televizyon, son cocuguna da Internet isimlerini koymustu.



Radyo “agir abi”ydi; sanki hic cocuk olmamis, direkt kocaman adam olarak dogmustu. Az konusur, oz konusur, oyle yuz goz olmazdi.



** ** **



Kiz kardesi Televizyon ise, uzun bir aradan sonra gelmisti; onu sanki gezmeyi tozmayi seven bir leylek getirmisti. Televizyon, simsiyah sacli, bembeyaz tenli, kisaca siyah-beyaz bir kiz cocuguydu.



Agabeyinden nice sonra, ailede islerin artik yavas yavas yoluna girdigi bir donemde dogmustu. Radyo Abi epey sikintili donemlerin cocuguydu; yokluk, yoksulluk ondan sorulurdu. Onun zamaninda komsu mahallelerde oyle buyuk bir kavga cikmisti ki, ekmek mekmek bulunmaz olmustu.



** ** **



Televizyon dogdugunda da oyle bolluk falan pek yoktu, ama iste mutevazi bir sekilde yuvarlanip gidiliyor, sokagin varliklisi gosteristen kaciyor, dar gelirlisi Sumerbank’tan basma giyse de gururla tertemiz dolasiyordu. Cocuklar ozel guvenlikli yuksek duvarlarin ardinda degil, hep birlikte ayni parkin kaydiragindan kayiyordu, parola sifre girmeden sohbet ediyorlardi.



Televizyon sevgi cocuguydu. Oyle parayla pulla bir isi yoktu, ama musrif de degildi, Radyo Abisi kimi zaman kizarak ona tutumlu olmayi ogretmisti.



Okulda kursun kalemi biterken, o bidik kalemi tutabilmek icin arkasini bir kamisla uzatip, dibine kadar kullanirdi. Silgi desen, un ufak olmadan tedavulden kalkmazdi.



Maddi durumlari ne olursa olsun, butun arkadaslarinin aileleri, sabunlari bitmeye yakin atmazlar, ufalmis oteki sabunlarla birlestirip buyutur, ellerini rengarenk kat kat olusturulmus sabunlarla yikarlardi.



Tabii suyun bir damlasi da bosa harcanmaz, hicbir bos odada gereksiz ampul yanmazdi.



Okulda defterler hic bos sayfa kalmayincaya kadar kullanilir, hatta defter yarim kalmissa ertesi sene sinifta ters cevrilip oteki tarafindan kullanilmaya baslanirdi.



Bir pantolon mu alinacak, mutlaka gerekenden daha uzun alinip pacalari kivrilir, gelecek senelerde de kullanilabilmesi saglanirdi.



Acaba Televizyon’un arkadaslarinin arasinda, ayakkabilarinin tabanina eskimesin diye demir cakilmamis birisi var miydi?



Kac baba penceyle; kac cocuk yamayla, teneke kumbarayla tanismamis,

o kumbara deligi genisletilmeye calisilirken kac parmak kanamamisti?



Sofrada yemek, hele ekmek artirilabilir miydi? Hem gunahti, hem de kirintilar ardindan aglardi. Kimi zaman dizlerin uzerinde, ayiklanirken yere dusmus bir pirinc tanesi aranirdi.



Dis macununun en sonunu babalar kullanirdi; o en dipteki macunu cikartabilmeye oyle herkesin gucu yetmezdi.



Bunun adi “Yoksulluk” degildi; bu “Cimrilik” hic degildi;

illa iki insan arasinda olmasi sart degil ya, bunun adi “Sevgi”ydi - ulke sevgisinin ta kendisiydi.



Televizyon her halde neseli, hevesli, sarkilari da basit ve sevgi’liydi. Gonul tellerini icten sozler, genelde birlikte soylenebilen melodiler titretirdi.



Su sevgi dedikleri yagmura benzerdi,

durdurulamaz, vazgecilemezdi.



** ** **



Bir gun bir erkek kardesleri daha dogdu;

ismi: “Internet” kondu.



Internet sahte bir bolluk, bir yaldiz cocuguydu. Simle kaplanmis bir dunyada WWW alfabesinin ilk uc harfiyken, ilk AL, sonra da AT okutulmustu, KAT nedense unutulmustu.



Oyuncak konusuna hiiic deginmiyorum.



Cepleri sakizdan cikmis artist kartlariyla, renginden taninan bozuk paralarla degil,

bedavaymis gibi aldirtan, harcarken aldatan, manyetik - manyatik kartlarla doluydu.



Tuketiyor, tuketiyor, tuketiyordu.



Bir Allah’in kulu da “Dur!...” demiyor, kanaat etmeye degil, tuketmeye tesvik ediliyordu.



Televizyon, kardesine kiyamadikca, ya da tutumlu olmayi ogretmeyi atladikca, bembeyaz kagitlar yazicilardan tek nokta basilip cikiyor, koca pecetelerin uclari kullanilip atiliyordu.



Boyle bir kavram dahi yoktu; “Yuzkitabi”nda kul birakmayan, Ag’da, daglar - okyanuslar asip sorf yapan - yerinden kalkip, bos yan odadaki isigi kapatmiyordu.



Telefon faturalarindaki rakam, binde biri luzumlu konusmalarin bedelini yansitiyordu.



Bunun adi “Varlik” degildi, “Bolluk” hic degildi;

kiymet bilmeyi ogrenmemenin, ogretmemenin,

kisaca “İsraf”in ta kendisiydi.



Keske sadece koprulerin altindan coook sular aksaydi;

acik birakilmis musluklardan da bosu bosuna coook sular akiyor,

yasamdan comertce akip giden zamana karisiyordu.



Ne yarisiysa artik, olan da, icmeye ayrani olmayan da, kendi capinda degil, capinin cok ustunde, hem de gostere gostere tuketiyordu.



Mahallede, yer gok cop dolmustu. Ekmek kirintisi mi dediniz; kim bilir bol yildizli otellerin acik bufelerinden artanlar ne oluyordu?



Dagda tasta artik yeni bir Ardic agaci bile gozukmuyordu; cunku Ardic kuslari da, artik ardic tohumu aramiyor, copluklerden idare ediyordu.



Sevgi zaten “tek kullanimlik” olmustu;

Internet “seviveriyor” - “ativeriyor”du.



Piller ayri yere, camlar ayri yere atilirken;

sevgi en battal posetlere dolduruluyordu.



Su sevgi dedikleri yagmura benzerdi,

ve bulutlar coook uzaklara gitmisti.



** ** **



Bilge Radyo artik yaslandi, kalim savasinda;



Televizyon, her dem alimli, hep yasamin farkinda;

mahallenin en guzel yillarinin anilariyla,

hala Munir Ozkul’lu, Adile Nasit’li bir sofrada,

sisenin depozitosunu odeyen defterli bir bakkalda,

hep birlikte soylenen bir Baris Manco sarkisinda.



Internet ise yeni AVM kapilarinda,

her seye sahip olma yarisinda.



Hizli almak, hizli vermek, hizli yemek ortamlarinda,

uretimsiz tuketim, emeksiz basari arayislarinda.



Ardinda iz kalmayacak, hicbir kazida ortaya cikmayacak,

paylasimsiz, hatta tek kullanimlik hafiza kartlarinda.



** ** **



Ve aileyi yeni bir heyecan sarmakta: 4. cocuk yolda;

kiz da olsa olacak, oglan da olsa,

yeter ki adi: “Nefret” olmasa...





dus hekimi yalcin ergir http://www.ergir.com

(bir Allah’in kulu)





bir siyah beyaz Televizyon donemi sevgi sarkisi – 70’li yillar; bir yilbasi aksami:

http://www.dailymotion.com/video/xedq8p_yasemin-kumral-yaymuru-durdurabilir_music



bir siyah beyaz Televizyon donemi Muzikli Sunum masali:

http://www.dailymotion.com/video/xes4g9_evet-sevdik-muzikli-sunum_music , "

15 Eylül 2010 Çarşamba

KENDİNİZE DE BİR BAKIN!

Bu gün de sonucu analiz ederken çuvaldızı başkasına saplamadan önce iğneyi kendimize batıralım diyerek yazdığını düşündüğüm,her zaman değer verdiğim BANU AVAR'ın yazısından alıntı veriyorum ,tamamı sitesinde

14.9.2010
KENDİNİZE DE BİR BAKIN!

Bu ne vaveyla!
‘Bittik, mahvolduk, bu millet adam olmaz!’ diyenler…’HAYIR’larını lütfedip, cevap alamamış olmaktan yakınanlar…
Merak ediyorum, bu şikayetlerle ortada dolaşanlar, ömürleri boyunca hangi Anadolu illerini, ilçelerini, köylerini gezdiler, kıyı kentlerin şirin kasabaları dışında nereleri gördüler, hangi uzak beldenin fakir fukarasıyla gönülbirliği yaptılar, kaç grevde, işten atılmada, zulme uğramada işçilerin yanında oldular, hangi varoşlara gidip, halkın arasına karıştılar ve ne dediğini dinlediler?
............

Doğuda krom tesislerini kapatanların, petrol aramalarını durduranların hiç mi suçu yok? Halk bunları unutur mu sanıyorsunuz?
Apo’yu ipten çekip kurtaranları, ‘kürt raporunu’ en önce yazmakla övünenleri, 1980’den itibaren hızla yok edilen sanayiyi unutmadı..
HERŞEYE rağmen defalarca kendisine hayal kırıklığı yaşatanlara oy verdi.. Süreç ilerledikçe kredi tükendi.. Bugün sahte dindarlıkla, ‘kendisi gibi olmakla’ sadaka dağıtmakla gözünü boyayanlara da oy veriyor. Süreç ilerliyor… Karar günü gelecek…Kredi tükeniyor..Umarız geç olmaz…
Toplumların yaşamı insan ömründen uzun. 100 yıl bir toplum için bir an gibi…
3-5 ayda toplumun tüm hafızasının yenilenmesini bekleyenler, bu, mümkün değil.


Yazının tamamını Banu Hanımın kendi sitesinden okuyabilmeniz için buradan buyrun
http://www.banuavar.com.tr

14 Eylül 2010 Salı

REFERANDUMUN ARDINDAN


Mahmut Güler ve Nalan Güler referandumda

Torun paşam teyzesi ile sandık başında referanduma katkıda bulunuyor


Referandum geçti,
ne verdik belli,
konu o değil;
dün nerde yorum varsa dinledik,izledik...

bu sabah bir mail aldım....
Daha önce de anonim mailleri gelen NETBUL adlı bir grubun kurucusu ASKER AVŞAR imzalı maildeki yorumlama enteresandı
paylaşıyorum...


(http://groups.yahoo.com/group/netbul- Asker Avşar dan alıntıdır)
HAYIR cenahından olmama rağmen, HAYIR cenahından aklı tutukları gördükçe, durup durup, "Ula acep, yanlış tarafta mıyız?" diyesim oluyor sık sık. Etnik bölücülük şımartılmamış olaydı, EVET'i de gönül rahatlığıyla basardık ama, ama işte...

HAYIRCI GÜRUHUN HALKÇI CUMHURiYETÇİ GENEL BAŞKANI bir baktık ki, oy kullanamamış, boykotçu kesime dahil olmuş. Üstelik, oy vermeye 50 gün varken haberi varmış emme bizi haberdar etmemiş...

BOYKOTÇU CENAHIN ÖNCE GİDENİ OSMAN BAYDEMİR d, oy verdikten hemen sonraki gün, ilk cümlelerini "Hayırlı olsun" diyebiliriz artık gönül rahatlılığıyla diye bitirmiş. Cümleyi bitirmiş ama sözlerini bitirmemiş : Ülkücülerle Kardeş olmak istiyorum, diye de gene kuyuya taş atmış... Ülkücülerle kardeş olacaksan, Diyarbakır'daki Ülkü Ocaklarına gidip, Şivan Perver dinleyerek, Dokuz Işık'ı hatmetmeye başlayabilir. Hoş, Bozkurtların Görünür Partisinin kuzu gibi masum Genel Başkanına göre ; Türkiye karanlığa girmiştir ve karanlığın adresi de, "Ülkücülerle kardeş olmak istiyorum. Elimi havada bırakmayın. Elimiz boşta kalmamalı" diyen Osman BAYDEMİR'n bulunduğu siyasi kesimleri göstermiştir...

Şaşırtıcı değil mi?

HAYIRCI dediğimiz Sayın Kemal Ağabey, Boykotçu çıkıyor...

Boykoutçu dediğimiz Osman BAYDEMİR, 24 saat geçer geçmez, HAYIRCI ÜLKÜCÜLERE "Kardeş olak mı?" diye el uzatıp, göz kırpıyor..

Baykal'ın "tek başına iktidar" olduğunun internete düşen görüntüleri sonrasında, yaptığı basın açıklamasında "ABD'den ve özellikle Pensilvanya'dan gelen desteğe teşekkür ederim" demesinin tatlı tatlı şoklarını yaşamış Aziz Türk Milleti, dün de Başbakan Sayın Tayyip ERDOĞAN'ın "...Okyanus ötesine de selam olsun." demesi ile bir tatlı şok dalgası daha yedi...

Sözüm söz olsun, 2011 değil de, daha sonraki ilk seçimde, Meclis'e girerken, benim de ilk basın açıklamamda, ilk teşekkürüm "Hocaefendi'ye" mahsus olacaktır. Üstelik bu dışarıdan şahısların teşekkürü gibi değil, biz nasıl teşekkür edeceğimizi iyi biliyoruz, Muhterem Hocaefendimize..

Şimdi özetlersek meseleyi:

BDP'li gerilla sempatizanı Osman BAYDEMR'in gönlünde "Ülkücülerle kardeş olmak" varmış...

Tayyip Bey de, "Okyanus Ötesine selam olsun" diyerek, CHP'nin evvel genel başkanının açtığı modaya dahil olarak, teşekkür yetmez, bir de selam gönderirim diyerek, siyasetin bundan sonraki kıblesini de netleştirmiş oldu.

Sayın Devet BAHÇELİ Hocamız ne diyor, referandum sonucuna ?

- Türkiye, karanlık bir döneme girmiştir.

Aslında, beyefendi kişiliği ve itibarlı uslubu ile, Devlet Hocaya ne sorarsak soralım, cevabın değişmeyeceğinden endişe ediyorum.


***


Aklın kesmeye, ne vakit başladı, derler ya?

Akıl derken, mantığı ve kıyaslayabilmeyii kesmek derken de birden fazla bölümlendirebilmeyi kasdediyoruz..

Akılla ilgili başka neler söylemiş atalarımız ?

- Aklı kıt.

- Aklı bulanık.

- Aklı yetmez.

- Aklı durmak.

- Aklı (kafası) çalışan.

- Aklına gelmek.

- Akılsız.

- Akıllım

- Aklına şaştığım.

- Aklına tükürdüğüm.

- Aklı tutuk

- Aklı güzel.

- Aklını sevdiğim.


Yukarıdaki ifadeler bile formasyon eğitimi psikoloji olmayan Atalarımızın aslında ruhbilim - psikolojik varyasyonda birçok tespitlerinin olduğunu gösteriyor. Üstelik milletçe de, sözlü - nakil kültürle bu psikolojik ve hatta nevrotik tanıları özetleyen bu deyimlerin milletçe bilindiğini de ispatlamaktadır.

Özetle, milletin ortak aklının, bu aklın verdiği kararın, psikolojik açıdan da sağlıklı olduğu anlamına gelir..

Osman BAYDEMİR'de, atasözlerimizin telif hakkı sahiplerine, "aklına şaşılası" yahut "aklı bulanık" halleri mevcut olabilir.


Tayyip Bey ise, yetmişiki fırkaya karşı tek başına yürüttüğü strateji ile zafer kazandı mı ?

Kazandı...

Beğenelim, beğenmeyelim,i kazandığı zaferdir.

İşsizlik zirve yapmış. Yoksulluk had safhada. Makarnacılar ve Kömürcüler, bir sosyal kasd haline gelmiş, kredi kartı mağdurları üke nüfusunun altıda biri, herbin kişiden biri tutuklanmış ama ceza almadan hapishanelerde tutulmaya devam ediyor ve buna rağmen, Tayyip Bey, yüzde 58 gibi net bir skor çakıyor rakiplerine.

Giresun'un anası ağlamış. Bırakın findığı onu bunu, Giresun'un tabelaları bile yok, varsa da çalınmış, kırılmış, sele yele gitmiş. Tabelası olmadığı için, trajikomik durumlar yaşıyor Giresun.

Misal: Geçen gün, Kırıkkale'den, Giresunlu bir merhumun cenazesi, ambulans ile, Giresun'a gönderiliyor, ama Giresun'a yaklaşan ambulans, tabela bulamayınca, bir bakıyor ki, Sivas'a varmış..

Bu kadar acınası hallerde, Nataşa'ya, acıya, sellere mahkum Karadeniz, anayasa oylaması değil, CHP'ye kızarak, Darbeci Alçaklara kızarak, yüzde yetmişyedi çakıyor tabelaya...


Özetle, Tayyip Bey, bir siyset dehasıdır ve ALLAH hayırlı ömürler versin, ölmediği veya kendisi siyasetten çekilmediği sürece, yerine kimse Başbakan olmayı, değil aklından geçirmek, rüyasında bile görmesin...

Özetle, Bay Osman Demir, Ülkücülerle Kardaş olacacık, diye tutuşmuş, Hayırcı Kemal Ağabey, Boykotçulara katılmış zımmen ve Tayyip Bey, tek başına 15 yıldır siyasetin tek gerçek virtüözü..

Tayyip Düşmanları, mevcut olanlar ise, 2015 seçimlerinde de, Tayyip Bey hala tek başına iktidar demektir..

Tayyip Erdoğan'ı yıkmanın üç şartı var, meraklısına bunları da bildirelim bedavadan. Üçünden biri bile eksik olmamalı :

- Okyanus Ötesinin desteğini kazanmak.

- ABD'nin değil Küreselcilerin desteğini kazanmak

- Yeni Osmanlı Projesine ( YOP ) inanmak.


Efendim ?

Evet evet, 2011'de değil, 2015 seçimlerinde geliyorum Ankara'ya, geliyorum Meclis'e. Gürsel TEKİN veyahut Metin KÜLÜNK ile gelirim Meclis'e. Olurum İçişleri Bakanı...



Asker AVŞAR
----------------------------------------------------
ALLAH (c.c.) var, sorun yok...

BiR adam köprü yapar, BiN adam üstünden geçer...


ASKER AVŞAR
http://www.askeravsar.com

9 Eylül 2010 Perşembe

Hayırlı bayramlar



Bütün blog aleminin bayramının ve mutlu ve hayırlı geçmesini dierim

5 Eylül 2010 Pazar

terlemeyi önleyen deodorantlar gögüs kanseri yapıyormuş

Mail kutuma gelen önemli bulduğum iletileri paylaşıyorum;
Doğruluğu ,yanlışlığı tartışılır olması malum ama en azından böyle bir konuda 5 dakika bile düşündürürse bizi yeter...
sağlık esenlik dileklerimle



ÖNEMLİ


GÖĞÜS KANSERI
İlgi gösterileceğini bildiğimden ötürü bu iletiyi herkese yolluyorum. Lütfen siz de çevrenizde ilgi duyduğunuz hatta duymadığınız herkese yollayınız. BAYANLAR olayla daha çok ilgileniniz. BAYLAR yaşamınızdaki bayanlar için lütfen bunu okuyunuz... ÇOK ÖNEMLIDIR...
Epey bir zaman önce, Dan SULLIVAN'ın desteklediği, Terry BIRK'in düzenlediği MEME KANSERI konulu bir seminere katıldım. Meme kanserinin neden daha çok koltuk altına yakın bölgede yerleştiğini sordum. Anında soruma yanıt verilemedi. Bu e-mail'i daha yeni aldım ve sorumun yanıtlanmış olmasından ötürü çok mutluyum. HEPINIZI HERGÜN KULLANDIĞINIZ VE BIZI ÖLÜMCÜL BIR HASTALIGA SÜRÜKLEYEBILECEK BIR ÜRÜN ÜZERİNDE YENİDEN DÜŞÜNMEYE DAVET EDIYORUM. Bugünden sonra ben bunu kullanmayacağım. Bu bilgiyi bana bir arkadaşım yolladı, ben de başka birine yolladım. Ancak o bunu daha önceden bildiğini söyledi. Ben de keşke l4 yıl önceden bunu bilmiş olsaydım. Bu bilgiyi daha yeni bir seminerden öğrendim ki bunları da sizlerle paylaşmak istiyorum. Meme kanserlerinin en önde gelen sebeplerinden birisi ANTİ PERSPIRANT'tır.Toksinlerin konsantrasyonuna ve hücre bölünmesine dolayısıyla kansere yol açar. EVET ANTİ-PERSPIRANT... Deodorant kombinasyonu olan ürünlerin pek çoğu da ANTİ-PERSPIRANT'tır. Deodorantlar zararlı değildir. Ancak terlemeyi engelleyici deodorantlar zararlıdır. Çünkü insan vücudunun, toksinleri için sahip olduğu birkaç önemli bölge vardır. Bunlar, KULAK ARKALARI, DIZ ARKALARI, APIŞ ARALARI ve KOLTUK ALTLARI'dır. Toksinler buralardan terleme yoluyla atılır. Adından da anlaşılacağı gibi ANTI-PERSPIRANT (terlemeyi engelleyici) kullanımı koltuk altının terlemesini önlediği için toksinlerin dışarıya atılımını önler. Bu toksinler sihirli bir şekilde yok olmazlar. Bunun yerine vücut onları koltuk altı lenf nodüllerinde biriktirir ve hemen hemen meme kanserlerinin büyük bir bölümü memenin üst dış kadranında oluşur. Burası tam olarak lenflerin olduğu bölgedir. Buna ek olarak erkekler: ANTI-PERSPIRANT'la oluşan meme kanserlerinde kadınlara oranla daha şanslıdırlar. Nedeni koltuk altı kıllarının oluşudur. Kullanılan anti perspirant'in çoğu kıllar tarafından tutulur. Cildin direkt teması önlenir. Oysa antiperspirant'ı kılları tıraş ettikten hemen sonra kullanan kadınlar bu riski arttırırlar. Çünkü traş derinin koruyucu tabakasını zedelediği için kimyasal maddeler girişini kolaylaştırırlar. Lütfen bunu ulaşabileceğiniz herkese iletin. Uyanıklık, yaşamınızı kurtarabilir. Eğer siz de bu dertten yakınıyorsanız lütfen araştırınız. Bence aynı sonucu alacağınızdan eminim.