31 Temmuz 2010 Cumartesi

ah şimdi İstanbulda olmak vardı dedirten bir duyuru

Pera Müzesi'nde "Made in Japan" rüzgarı;
İki yeni sergi

* "Ikuo Hirayama - Türkiye, Batıyla Doğu
Arasında Bir Kültür Kavşağı"

* "Japonya Medya Sanatları Festivali İstanbul'da - 2010"

Basın Toplantısı

5 Ağustos 2010, Perşembe, 10:00, Pera Müzesi, Tepebaşı


09:30 Kayıt ve İkram / Pera Café

10:00 Basın Toplantısı / Pera Oditoryum
* Nabuaki Tanaka / Japonya Büyükelçisi
* Ms. Michiko Hirayama / Ikuo Hirayama'nın eşi
* Prof. Masaaki Miyasako / Nihonga Uzmanı
* Kondo Seiichi / CG-ARTS General Director
* M. Özalp BİROL / SVİKV Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü

10:30 Sergi salonlarının gezilmesi, çekimler ve özel röportajlar

_____________________________________________________________



Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, 6 Ağustos - 3 Ekim 2010
tarihleri arasında, Türkiye'nin 120 senelik dostu Japonya'nın
sanatını, gelenekselden moderne, çağdaştan güncele tüm renkleriyle
ülkemiz sanatseverleriyle buluşturuyor.

"Ikuo Hirayama - Türkiye, Batıyla Doğu Arasında Bir Kültür Kavşağı"
başlıklı sergi, Nihonga resminin büyük ustası, Japonya'nın
yetiştirdiği en saygın sanatçı ve bilimadamlarından Ikuo Hirayama'nın
38 resminden oluşuyor. Yaşamının önemli bir bölümünü Batı'yla Doğu'yu
bağlayan İpek Yolu'nu resmetmeye adamış, Japonya'nın ilk Unesco
İyiniyet Elçisi olan sanatçının Japonya'da kendi adını taşıyan bir
müzesi de var.

"Japonya Medya Sanatları Festivali İstanbul'da - 2010" başlıklı sergi
ise, Japon kültürünü yüksek teknoloji odaklı medya sanatları
aracılığıyla sunuyor. Japonya Kültürel İşler Ajansı tarafından 1997
yılından beri düzenlenen bu kapsamlı festivalden seçme yapıtlardan
oluşan Pera Müzesi'ndeki sergi, "Anlatıcı Akıl" ve "Yaratıcı Akıl"
başlıkları altında; manga, animasyon, oyunlar ve interaktif sanat
bölümlerinden oluşuyor.

www.peramuzesi.org.tr / www.plan-pr.com

Detaylı bilgi: Birgül Şener / Plan PR (212) 211 41 00, (532) 657 78
94, birgul@plan-pr.com
Fatma Çolakoğlu / Pera Müzesi (212) 334 09 00,
fatma.colakoglu@peramuzesi.org.tr

Katılım bilgisini ve röportaj taleplerinizi iletmenizi önemle rica
ederiz
_______

29 Temmuz 2010 Perşembe

piyango özürlü

Bloglarda bir hediye kampanyası furyasıdır gidiyor.Nedir,nerdendir bilmem
ama benim başım kel mi diyerek
BU GÜNE DEK HİÇ BOŞU YOK KAMPANYALARDAN BİLE HEDİYE KAZANMADIĞIMI HATIRLAYARAK katılalım dedim:)
buradan buyrun

http://venuskadini.blogspot.com/2010/07/venus-is-birligi-ile-2-kisiye-muhtesem.html

28 Temmuz 2010 Çarşamba

bu reklam değil siteye yağ çekiyorum


Efendim şu yukarda gördüğünüz alet kredi kartı büyüklüğünde olup çok işlevli.
Biz ailecek böyle antin kuntin şeylere pek meraklıyızdır.
Bu merakımızı (bende doğuştan var)besleyen sevgili kocam onun aşısıyla gittikleri yerlerde buldukları tuhaf şeyleri eve taşıyan kızlarım ve damadım sayesinde dün geç açtığım mailde bulduğum alet bu yazının sebebi.
Birgün üşenmez de ve de bulunca evdeki zımbırtıları biraraya getirip size bi göz ziyafeti çekeyim.(burdaki bi sözcüğü bilerek yazıldı)
Neler yok ki ...Da Vinci Müzesinden alınma üstünde bir oynar eklemin oynadığıkart şeklinde anahtarlıktan kaçık çorap çekme aletine,kör iğnesine kadar.
Neyse konuya döneyim.
Sevgili kocam belini incitip kıpırtısız yatmakta,ben de ona eğlencelik ararken üyesi olduğum siteden geçen hafta gelen maille geç gördüğüm için geç kaldığım bu ürünü istemek için siteyi aradım.
Hergün bir ürün yolladıklarından ve stoklarında kalmadığından gönderemiyeceklerini söylediler.Fakat istekler dahilinde çok talep olursa aynı ürünü ilerdeki günlerde yeniden günün fırsatında sunabileceklerini bildirdiler.Ben de hem bu siteden hem de bu üründen sizlere de bahsedeyim hem de bu davranışımla kendilerine yağ çekeyim de kocamı yakın zamanda sevindireyim diye buraya yazdım.
Bilmem anlatabildim mi?
Anladınız siiiz:)))

27 Temmuz 2010 Salı

KULLANMADIĞIMIZ ESKİ EŞYA VE KIYAFETLERİMİZ

Eski eşyalarımızla ilgili ne yapacağımızı bilemiyorsak bana gelen bu maili okuyarak ve sizlerde bloglarınızda ve çevrenizde duyurarak onların tekrar tekrar kullanılmasına ,işe yaramasına katkıda bulunabilirsiniz.Geçen yıl ABD a geçirdiğim 3 ay boyunca en çok dikkatimi çeken insanların artık kullanamadığı eşyaları yol kenarlarına,evlerinin önüne üzerina alabilirsiniz,bedava,serbest gibi notlar da koyarak başkalarına sunmalarıydı.Yoldan geçenler arabalarından inerek bunları inceliyor içlerinden beğendiklerini alıyorlardı.
kaldığım katın çöp odasında artıkları poşetle attığımız pencereden ayrı yerde başkalarının işine yarayabileceği düşünülen eşyalar hatta hatta yiyecekler için yer vardı .Orada bazen bir çocuk arabasıbazen bir battaniye vb bazen de yarım şişe şarap,kutusunda yarısı yenmiş pizza bile oluyordu.Merakımdan yarım saat sonra gidip baktığımda alınmış olduğunu farkediyordum.Bizde ise ayıp sayılan bu davranışların yerleşmesi ne iyi olur .İşte böyle düşünüp eyleme geçen Çankaya Belediyesi Toplumsal Dayanışma Merkezinden aldığım mail :

KULLANMADIĞIMIZ ESKİ EŞYA VE KIYAFETLERİMİZ

Evlerde çatı araları kalmadı,kullanmadığımız eşyalar ve fazla kıyafetlerimiz gardıroplara ve depolara sığmıyor.
Size fazla gelen eşyalara bir başkasının mutlaka ihtiyacı var.
Yardımlarınızın ihtiyaç sahiplerine elden ele ulaşmasını istiyorsanız.
Çankaya Belediyesi Toplumsal Dayanışma Merkezi ile iletişime geçebilirsiniz.
Çankaya Belediyesi
Toplumsal Dayanışma Merkezi
2.el kıyafetler,yıkanmış, ütülenmiş ve paketlenmiş şekilde teslim edilirse mutlu
oluruz.

Çocuk/bebek kıyafetleri ve oyuncakları, bebek arabası v.b lerinin ayrı
paketlenmesini öneririz.

Eşya ve ikinci el kıyafetlerinizi 1 hafta içerisinde evden,araçla alıyoruz..
(Ankara dışı kıyafet yardımlarını kargoya verebilirsiniz. )
Alo TODAM: 4310079 / 1235
Adres: Mithatpaşa Caddesi No:52 Kızılay-Ankara


Bu Mesaji ulaştırırsanız çoğalırız ;¦

NOT:Çankaya Belediyesi Toplumsal Dayanışma Merkezleri Çankaya'da 20 mahallede
yaptığı çalışmalarla Sağlıklı Kentler Birliği tarafından 2010 yılı sosyal
sorumluluk alanında en iyi uygulama ödülünü layık görülmüştür.
Tezcan Karakuş Candan,Mimar
Çankaya Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdür Yardımcısı
Toplumsal Dayanışma Merkezleri Sorumlusu"
sevgiyle kalın

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Anneannem ve Berat Kandili Anısı

Berat gecesi; çocukluğumda anneannemden duyduğuma göre bir yıllık hesabın görüldüğü ve belgenin elimize verildiği bir geceymiş.
Günah ve sevaplarımızı kapsayan bir nevi karne bu gece elimize teslim edilirmiş.
Sevabı çok olanların beratını sağ eline ,günahkarların ise sol eline verilirmiş.
Anneannemle beraber geçmiş borç namazları kılar mevlit dinler ve uyurken de "beratını sağ elinden alanlardan eyle bizi diye dua ederdik.Uyanınca ilk işim hangi elimin kapalı olduğuna bakardım.

Anneanneciğim çok temiz kalpli bir insan ve müslümandı...Allah kabrini nurla doldursun.Bildiklerini paylaşmayı sever sadece bildiklerini değil kendinin olan herşeyi de cömertce paylaşırdı.
Bir berat kandilinde İstanbulda yeğeninde konukken mahalledeki genç hanımlara bu gecenin faziletini anlatmış ,onlar da anneannemle beraber geçmiş namazlar kılmışlar ve ertesi günü de Sarıyer sırtlarında piknik yapmaya sözleşerek ayrılmışlar.
5-6 kez 5 vaktin kazası 100-120 rekat namazı kılan gençler ertesi gün her tarafları tutulmuş kalkınca yataktan kıs kıs gülmüşler;acaba Fatma Hanım Teyze bu gün pikniğe giderken kimin sırtına binecek diye kıkırdamışlar.
Oysa anneannem rahmetli ufacık vucudu ile çevik adeta bir keçi yavrusu gibi kıvrak hepsinin önünde yürüyormuş.
Anneannemin namaza alışkın vucudunun performansını hesaba katmadıklarından işin sırrını beratını sağ elinden aldığına yormuşlar...
Rahmetli bu anıyı her berat gecesinde çok keyifle anlatırdı.
Ben de bu geceyi anneannem kadar hûlûs-u kalple olacağını sanmasam da onun gibi geçirmeye çalışırım.
Kendim ve ailemle beraber dostlarım ,arkadaşlarım,kardeşlerim ,akraba ve komşularım velhasıl hepimiz için iyi ve güzel şeyler dileyerek dualar ederim.
Bu dualarımın biri de yine rahmetli Mehmet Demirci eniştemin bana öğrettiği kadir gecesi duasıdır

"Ya rabbi sen affedersin,
affı seversin,
Muhammet Ümmetini ve bizi de AFFET

Bütün ölmüşlerimize rahmet ,bizlere esenlik ve sağlık,memleketimize huzur barış ve HAYIRlı günler dileyerek BERAT GECENİZİ kutluyorum

25 Temmuz 2010 Pazar

Çok Önemli Bir Rica Paylaşımı



GÖNÜL DOSTLARIMIZDAN ÇOK ÖNEMLİ RİCAMIZ VAR

Ülke çapında engelli çocuklarımıza yönelik farkındalığı sağlamak ve toplumsal duyarlılığı geliştirmek amacı ile,
gönüllüler tarafından (ekte örneği bulunan) el broşürleri dağıtımını düşünmekteyiz.
Ülke çapında broşür dağıtımı konusunda bizlere gönüllü olarak destek olmak isteyenlerin,
Derneğimize mail atarak el broşürleri talep etmelerini ve çevrelerinde dağıtabilecekleri miktarı bildirmeleri önemle rica olunur.

Broşürler elden veya kargo ile belirttiğiniz adrese ücretsiz olarak gönderilecektir.
Broşürlerin gönderileceği bir adres ve tarafınıza ulaşabileceğimiz bir telefon numarası rica olunur.

Broşür dağıtımı konusunda destek olan kurum, kuruluş ve şahıslara hizmetleri karşılığında teşekkür belgesi ile onurlandırılacaktır.
Toplumsal dayanışma gerektiren engelliler konusunda desteğiniz ve gönüllü olmanız çok önemli.
Engelli çocuklarımıza uzatacağınız el ve destekler nice hayatların kurtarılmasına neden olabilecektir.

Bir hayat da siz kurtarın.

GELİN HAYATI BİRLİKTE PAYLAŞALIM.
Buna ihtiyacımız var.
Saygılarımla.




Kemal DEMİREL | Genel Başkan

Tel : 0216 441 08 34
Fax : 0216 459 87 28
kdemirel@bedd.org.tr
www.bedd.org.tr
bedd@bedd.org.tr
kdemirel@bedd.org.tr
info@bedd.org.tr

Yalı Mah. Menekşe Sok. No: 6
81540 Cevizli - Maltepe
İstanbul - Türkiye

Yazıyı yayımladığımı bildirdikten hemen sonra Kemal beyle yazışmaya başladım.Son mesajım gitmeyince kendisine bildirdim .o da mail kutusunun dolduğunu ve yeni adresleri bu ileti ile bildirdi.
Blog dünyasını duyarlılığı sayesinde atılan taşın oluşturduğu halkaların hepimiz sayesinde dalgalara dönüştüğünü sevinçle görüyoruz.
Lütfen bu dalganın daha da büyümesine yardıma devam edelim
""Sayın Nalan Hanım,
Duyarlılığınıza çok teşekkürler.
Daha çok yüzler güldürmek için çabalarımıza destek vermeniz onur verici.
Yoğun maillerden dolayı posta kutum dolmakta. Yeni mail adresleri vermek isterim ve çekinmeden her konuda bilgilendirmeye açığım.

Sevgiler, saygılar.
Kemal Demirel
Genel Başkan
BEDD
www.bedd.org.tr
bedd@bedd.org.tr
kdemirel@bedd.org.tr
info@bedd.org.tr""

23 Temmuz 2010 Cuma

Yaşımızı sevelim (mi acaba)

Bu sabah gelen mail gözümü açıp beni güldürdü...
pilatesimi yaparken hâlâ gülüyordum
Okuyunca bunun neresine güldün dediyseniz 20li yaşlardasınız tebessüm ettiyseniz 38-42 arası....
:)

50 YASI GECTINIZ MI?
CEVABINIZ EVETSE OKUYUN:

(evet değilse yine okuyun, nasıl olsa 50 yaşına geleceksiniz. )


-ENDISELENMEYIN, BOBREK MAFYASI ARTIK SIZINLE ILGILENMIYOR.

-UCAK KACIRMA OLAYLARINDA ILK SERBEST BIRAKILACAK REHINE SIZSINIZ.

-KIMSE SIZIN BIRYERLERE KACIP GITMENIZI BEKLEMEZ.

-AKSAM SAAT 21:00 DE ARAYAN DOSTLARINIZ “UYANDIRDIMMI” DIYE SORACAKLARDIR.

-SIZIN ICIN ARTIK HAYATTA DERS ALINACAK BIR SEY KALMAMISTIR.

-UZULMEYIN, ALDIGINIZ HICBIR SEYI ESKITEMEYECEKSINIZ.

-AKSAM YEMEKLERINI 16:00 DA YAPABILIRSINIZ

-SEKS OLMADAN YASAYABILIRSINIZ AMA GOZLUKSUZ ASLA.

-SAGLIKLA ILGILI KONULARDA COK HARARETLI TARTISMALARA GIRERSINIZ.

-HIZ LIMITINI ASMA GIBI BIR SORUNUNUZ YOKTUR.

-PLAJDA GOBEGINIZI ICERI CEKMEK GIBI BIR SIKINTIYA KATLANMAZSINIZ.

-GORME BOZUKLUGUNUZ DAHA KOTU OLMAYACAKTIR.

-EKLEMLERINIZ EN DOGRU HAVA TAHMIN BILGISINI VERIR

***-TUM SIRLARINIZ ARKADASLARINIZDA GUVENDEDIR, ZIRA ONLARDA HATIRLAMAYACAKLARDIR.ZİRâ
BU LISTEYI SIZE KIMIN YOLLADIGINI BILE HATIRLAMIYORSUNUZ.

-DIKKAT ETTIYSENIZ RAHAT OKUYABILMENIZ ICIN HERSEY BUYUK HARFLE YAZILMISTIR.

-BEN DE DAHILIM BUNLARA :))

*** satıra özellikle bayıldım.
Bu durumda kısa bir süre sonra memleket meselelerine,taş atan çocuklara,devlet büyüklerimizin ağlamalarına da üzülmeyeceğiz demektir.
Her halde yakında tek sorunum torunum Ertuğrula verilen çikolatanın benimkinden büyük olduğunu sanmamdan kaymaklanacak.
o zaman NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE;Türküm,doğruyum,çalışkanım .Yasammmmm...........................

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Demin Haber Türkte Karşıyaka mezarlığını gösterdiler

Öyle üzgünüm ki ve kızgınım yazı yazasım gelmedi o çocuk şarkısını yazabildim. Demin Haber Türkte Karşıyaka mezarlığını gösterdiler Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlunun aynı gün kazılan mezarlarını ve mezarlığa Necdete ziyarete gelenlerin Mustafaya da; Mustafaya ziyarete gelenlerin Necdete de fatiha okuduğunu söylediklerinden söz ettiler.

Bloglarda gezinirken fiammanın ve banuca nın yazılarını okuyup yorum yazmıştım . Programı izleyince en azından iki sevgili arkadaşıma (şimdiye dek siyasi görüşlerimizden hiç söz etmediğimiz halde )fikirlerimi samimiyetle anlattığım yorumlarımı ;bunları burada da paylaşmanın uygun olduğunu düşündüm.


BANUCA:
Şaşkınım.....
BEN ŞEHİTLERİME AĞLIYORUM, "BİRİLERİ" İSE KİMLERE AĞLIYOR !!!!!!!!!!!
YORUMUM:
nalan dedi ki...
Banucuğum,onun ağla(!)dığı birileri de bu vatan ve bu millet için Türk Milletine , Cumhuriyetine,Atatürküne inandığı için ; karşısındaki de kendisine,Türk Milletine , Cumhuriyetine,Atatürküne düşman gösterildiği için
aynı şeylerin her iki tarafa da empoze edildiğini ve bilerek düşman edildikleri için (ki 18 yaşından beri bunu düşünen biriyim)asıldı
Evren'in bir sağdan bir soldan düşüncesiyle idam edilen Pehlivanoğluna ,o yıllarda idamına zil takıp oynayanlar bu gün timsah gözyaşı döküyorsa bu da evrensel oyunun rejisörünün onlara biçtiği roldü .
(Oskarlık oynamalarını alkışlıyorum.)
Zirâ 12 eylülün intikamını alacağını sanan ülkücü kesimden evet almanın yolu bu.
Ulusal Güç Birliği Kuvva-i Milliye Platformu toplantılarında sağ ve soldan o yılları yoğun yaşamış arkadaşlar olarak kolkola yürüdüğümüzde bu konudaki yargımın ne denli doğru olduğunu sık sık hatırlayıp dile getirirdim.
Hatta bir toplantıdan çıkarken sol tandanslı bir ağabeyin sağ görüşlü bir ağabeye sarılıp
-be kardeşim 20 yıl evel niye bize kurşun atıyordunuz
dediğinde
onun cevabı
-siz de bize gül atmıyordunuz ki
sizin elinizde de tabanca vardı
seçenek yok ya vuracak ya vurulacaktık
demesiyle hep beraber acı acı gülümsemiştik.

Bir kötü huyum var
iyi oynayanı (kim olursa olsun)
takdir etmekten kendimi alamıyorum.
Doğrusu elimde olsa ödül vereceğim kadar iyi oynuyordu aktör....
takdir etmemek elde değil
ve maalesef bir çok izansız da bu yemi yutacak
ama ne olursa olsun gayret etmeliyiz
çünkü görev ve sorumluluğumuz sadece kendi oyumuzla sınırlı değil
biz oynamayacağız,gerçekten inandığımızı anlatacağız.,anlatacağız,anlatacağız...
ALLAH ENCAMIMIZI HAYIR EYLESİN
(gençler için çeviri:Allah sonumuzu hayır etsin)

FİAMMA:ŞEHİT MEKTUBU

Kahpe kurşun,
hain pusu,
kanlı vurgun...
.......
(Gözyaşı dökmeye sebep arayanlara ithaf edilmiştir.)
YORUMUM:
sağcısı solcusu,memleket evladıydı ikisinin de eline tabanca aldıranlar yıllardır milleti birbirine kırdıranlar ...

memleket ağlıyorken
nerdeydiler
memleket ağlamaya devam edecek
sonumuz hayır olmazsa
sonumuz olacak
dün o idamlara zil takıp oynayanlar bu gün de oskarlık oyunculara taş çıkararak oynuyorlar.
Bu kez de acıları kullanıp onaylatmaya evet dedirtmeye soyundular oynuyorlar
içleri göbek atarken ağlıyorlar
oynuyorlar
zaman aşımını -müruru zamanı-halk diliyle mührüzamanı unuttular
bir kaç hukukcu tvlere çıkamıyorlarsa da bari güvenparka çıkıp anlatsalar ya bu ahmaklara
geçmiş suçların cezasının zamanı geçti...
ah ulan ah
deli olmak işten değil

Bunlar da Vikipedia da Mustafa ve Necdet için yazılanlar.

Necdet Adalı
(d. 1958 - ö. 8 Ekim 1980), 12 Eylül rejimi tarafından idam edilen Kurtuluş Hareketi lise kanadı Dev-Lis'li Devrimci militandır. 12 Eylül rejiminin idam ettiği ilk kişidir.

Adalı 1977 yılında Ankara'da Yıldırım Beyazıt Lisesi'nde öğrenciyken Ankara İsmetpaşa'da bir kahvehanenin taranması olayıyla ilgili olarak tutuklandı ve yargılandı. Ulucanlar Cezaevi'nde tutuklu bulundu. Bu sırada gerçekleştirilen bir firar eylemine "nasıl olsa suçsuzluğunun anlaşılacağını" ileri sürerek katılmadı.

Kendisini yargılayan mahkeme başkanı Albay Hamdi Sevinç'in Adalı'nın suçsuz olduğunu ileri sürmesine karşın, mahkeme heyeti tarafından suçlu bulundu. Karara şerh koyan Sevinç bu tutumu nedeniyle ceza aldı ve daha sonra ordudan istifa etti.

Adalı 8 Ekim 1980 tarihinde Ulucanlar Cezaevi'nde asılarak idam edildi. Nevzat Çelik'in yazdığı ve daha sonra Ahmet Kaya tarafından bestelenen "Şafak Türküsü" şiiri Adalı için yazılmıştır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Necdet_Adal%C4%B1
Mustafa Pehlivanoğlu,
12 Eylül Darbesi'nden sonra idam edilen ilk ülkücü.

Balgat katliamındaki kahvehane taramalarında 5 kişinin ölümüne sebep olmakla suçlanıp , 12 Eylül 1980 askerî darbesinden önce yapılan yargılama sonunda idam cezasına çarptırılmıştı. Yatmakta olduğu ve çok sıkı korunan Mamak Askerî Cezaevi'nden kaçtı, ancak 18 Ağustos 1980'de Kütahya'da yakalandı. 7 Ekim 1980'de, solcu militan Necdet Adalı'dan birkaç saat sonra 22 yaşındayken Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde idam hükmü infaz edildi. Pehlivanoğlu, Ankara Karşıyaka Mezarlığı'na gömüldü.

Mustafa Pehlivanoğlu mahkeme süresi boyunca polis ifadesinin işkence zoruyla alındığını ve kendisinin masum olduğunu iddia etti. [1]

İdam kararını veren Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan daha sonra anlattığı anılarında, Mustafa Pehlivanoğlu'nun asılan solcu Necdet Adalı'ya denge olsun idam edildiğini belirtti.[2]

Ailesi idamı ancak infazdan 3 gün sonra çocuklarını ziyarete geldiklerinde öğrenebildi.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Pehlivano%C4%9Flu

Bu vatanı,bu milleti ,bu cumhuriyeti gerçekten sevdikleri için ,ve yaptıklarının bu değerler için yapıldığını düşünerek hayatlarını feda edebilenler için yani hesapları ,çıkarları olmadan yanlızca doğru bildikleri yolda (bize yanlış gelse de )yalnız gidebilenlerin şehit olduğunu düşünüyorum.Onlara fatiha okuyorum

Taş atan çocuklar

Aylardır Tv de taş atan çocuklar kelimelerini duyunca dilime öğretmen okulunda çocuklara öğretmek için öğrendiğimiz o şarkı takılıyor ve rüyalarıma bile giriyor
"TAŞ ATAN ÇOCUKLAR NE DE YARAMAZ
UZAKLAŞAN TİLKİ BAKIN NE KURNAZ"
gerisi yok
sadece iki mısrası beynimde yankılanıyor,yankılanıyor,yankılanıyor

19 Temmuz 2010 Pazartesi

ZEYTİNİN TERİ



Yine paylaşmadan geçemediğim güzel bir mail aldım.Yaşanmış bir hikaye ,adı sanı ile yaşayanın ağzından anlatılmış.
Altında yorumu da vardı ama ben yorumlamayı hepimize bıraktım...
> ZEYTİNİN TERİ/ Dr. Mehmet UHRİ
>
> Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık o sıcak yaz günü, Balıkesir'in Savaştepe ilçesinde.
> Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı.
>
> Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye kadar
> gidebilmiştik.
> Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden pazardı ve her yer tatildi.
> Sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık, bulamadık.
>
> Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık Hüseyin amcayla.
> Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini söyledi.
> Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi.
> "motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden" söz etti.
>
> Bir süre daha bakındı. Sonra
> -Buldum galiba! diye haykırdı.
>
> -Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir.
> Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde döşemelerin ıslak olmalı.
>
> Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü.
> Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu.
> Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca.
>
> Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;
>
> -Doktor musun?
>
> - Evet.
>
> - Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz.
>
> Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer
> soluklanırsınız. Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik..
> Tek katlı bahçeli şirin bir evdi.
> Hanımının şikâyetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve
> menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım..
> Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi.
> Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu.
> Bir şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının duvarlarının
> kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da artmıştı.
> Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli ilkokul öğretmeni olduğunu
> 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köylerinde çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı.
> Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa yaşadığından dem vurdu.
>
> - Neden buraya yerleştin?
>
> - Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti.
> Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanı m. Hasan Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini.
> Ayrılamadım buralardan.
>
> - Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?
>
> - Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu?
> O zamanın okulları sanırsınız.
> Halbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı,
> inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi
> hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler.
> Hayatı öğrendik ve öğretmen olup hayatı öğrettik çocuklara.
>
> - Yani elinizden çok iş geliyor.
>
> - Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı,aklını kullanmayı öğretiyorlardı.
> Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya...
>
> Bu arada çaylar geldi.
> Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı.
> Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan
> söz etti.
>
> - Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışsız.
> Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz.
>
> - Nasıl yani?
>
> - İnsan da doğanın meyvesi değil mi?
>
> Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;
>
> - Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan.
> Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor.
> Bir kısmını sofralık ayırıyor, selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz.
> Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz.
> İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz?
> Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.
>
> -Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi?
>
> Diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.
>
> - Hurma zeytini bilir misin?
>
> - Bilmem. Hiç duymadım.
>
> - Ege’nin bazı yerlerinde olur.
> Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile
> zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır.
> Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın.
> Eeee, Köy Enstitüleri de böyleydi.
> Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer insanlara
> bulaştırmayı amaçlamıştı.
> Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı ,insanı. Hayata hazırlıyorlardı .
>
> Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
>
> -İşte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum. Dedi.
>
> Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık.
> Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.
>
> Dr. Mehmet UHRİ

15 Temmuz 2010 Perşembe

KİM DEMİŞ TARİH SIKICIDIR DİYE?

Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı ve Türk Milletinin bir ferdi olmakla her zaman gurur duymuşumdur.Kim ne derse desin milletimle her zaman övündüm.
Ben ki son günlerin moda deyimi ile alt kimlik olarak Abaza,çerkez melezi anneanne,(Adapazarında dendiği gibi yerli)manav dede,gürcü babaya sahip bir Türk oğlu Türküm.
Tarihte YAMYAMLIK lekesi ile kirlenmemiş tek milletin milletimiz olması beni her zaman onurlandırmıştır.
Lütfen dikkat:Bu sözlerim kendini Türk olarak nitelendiren herkesi kapsar ve hiç bir art düşünce içermez.
Bunları yazmamın nedeni ise bugün aldığım aşağıda paylaştığım mail.
Çoğunu daha önce duymuş olduğunuzu biliyorum ama ***ile işaretlediğim bölümleri ben bu mailden öğrendim
Anadoludaki tarihi kalıntılarda çok eski zamanlardan beri tuvalet kullanıldığı görüyoruz,hamam ,çamaşırhane ,mahallelerde ortak kullanım için tahsis edilmiş çamaşır kazanı tokaç,kil kabı v.b.geleneksel yapıları hepimiz biliriz.
Eeee yani gururlanmakta haksız mıyım ne dersiniz?

Tarih sever ve bilgi paylaşımı konusunda engel tanımaz cömertliği ile meşhur sevgili arkadaşım Nazan S.den aldığım mail

KİM DEMİŞ TARİH SIKICIDIR DİYE?

Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün!
1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:
İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı . Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğullarıve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' (Don't throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek yağıyor' (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu.. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'thresh hold' (saman tutan; Türkçesi eşik idi.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. '
Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük' (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur. Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı .
Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna 'yağ çiğnemek' (chew the fat) adı veriliyordu.

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.
Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı . Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'tabak ağzı' (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.
***Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu.

***İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı . Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti 'graveyard shift')denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ('saved by the bell') bazıları da 'ölü zilci' (dead ringer) olurdu.
Gerçekler bunlar:
Kim demiş tarih sıkıcıdır diye?!

***Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı. Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia' da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.
***1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti...

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Bir tutam tuz alabilir miyim?



Nihayet eve döndüm,iletişimsizliğimin teknik boyutları büyük ölçüde çözüldü.Birbiri ardından bozulan telefonlar değiştirildi , düğün seyahatleri vs şimdilik bitti .Ben de artık bloguma yazmaya başlayabileceğim .
Açılışı hayatımıza ufacık dokunuşlarıyla tat getiren ama yaş ilerledikçe yasak edilen TUZun aklanmasını bildiren maili paylaşarak yapıyorum.
Tadımız,tuzumuz yerine gelsin,blogumu ve dostlarımı özledim
HOŞBULDUUUUUM





"Tuzsuz diyet daha mı riskli?




Dr. Mehmet Öz, uzak durulması gereken 3 beyazı şöyle tarif etmişti: Un, şeker ve süt!
Önce şaşırmış, sonra tuz yerine süt demesini heyecanına ve kırık Türkçesine yormuştum.

Çünkü 3'üncü zararlı beyazın tuz olduğundan hepimiz çok emindik. Tansiyonu yüksek hastaya ilaç başlamadan önce mutlaka tuzsuz diyet önerirdik
Yeni görüşler tam tersini savunuyor.
Özellike asit detoksu üzerine çalışmalar yürüten Calvin Newstead gönderdiği e-mail'de tuzla ilgili bilinenlerin çok yanlış olduğu savında.

Yaşamın en temel ögeleri

1. Oksijen 2. Su 3. Tuz 4. Potasyum 5. Egzersiz 6. Yağlar- Kimse bunlar olmadan yaşayamaz.
Tıp su ve tuzun diyet olarak alımını gözardı ederken, bir yandan da serum verir. Serum dediğimiz şey ise su ve tuzdan oluşur.
- Sağlıksız kişiler az su içer ve vücutta adeta kuraklığa yol açan diüretik, kafein ve alkol v.b. kullanırlar
-Ortaçağ'da insanlar tuzdan yoksun bırakılarak korkunç ölümlere maruz kalıyordu.
-Anne rahmindeki bebeğin çevre ortamı su ve tuzdan oluşur..

Öncelikle, rafine tuzla deniz tuzu arasında çok fark var.Deniz tuzunda bulunan 80 elementten bazıları: %

Klor 50.90 Çinko .00275
Sodyum 33.00 Bakır .00195
Sülfür .820 Manganez .0018
Magnezyum .441 Alüminyum .0095
Potasyum .227 Silikon .052
Kalsiyum .128 Karbon .049
Demir .012
Alzheimer'e yol açtığı bilinen ve vücutta bulunmasının hiç bir yararı saptanmayan Alüminyum'u bir tarafa bırakırsak, diğer elementlerin hemen hepsi kemik yapısından enerji üretimine, kansızlıktan bağışıklık sistemine pek çok yaşamsal süreçte gerekli.

Deniz tuzunun yararları ve hayati fonksiyonları:
Tuz düzensiz kalp atımının en etkili önleyicisidir.
Yüksek tansiyona yol açtığına ilişkin yanlış kanının aksine, su ile birikte tansiyonu düzenlemekte önemli role sahiptir.
Önemli olan oranlardır. New York Albert Einstein Tıp Okulu EpidemiyolojiBölüm Başkanı Dr. Michael Alderman, araştımalarının sonucunda tuzsuz diyet yapanların zamansız ölüm riskinin daha fazla çıktığı iddiasında.

-Tuz, özellikle beyin hücreleri olmak üzere vücuttan asidin uzaklaştırılmasında hayati işlev görür. Asidin kanser ile ilişkisi nedeniyle kanserden korunmada da deniz tuzunun çok etkili olduğu iddia ediliyor.
-Tuz, kan şeker düzeyini dengelemekte hayati önemdedir. Diyabetli hastalara gerekli bir elementtir.
-Hücrede hidroelektrik enerji üretimi için gereklidir.
-Doğum anından ölüme kadar sinir sistemi hücrelerinin iletişim kurmaları ve beynin çalıştığı her anda bilgi işlemek için gereklidir.
-Besin parçacıklarının barsaktan emilimi için gereklidir.
-Akciğerlerin mukus ve balgamdan temizlenmesinde etkilidir.
-Sinüslerin temizliğinde etkilidir.
-Uykuyu düzenler. Doğal bir hipnotiktir.
-Kas kramplarının önlenmesinde önemlidir.
-Sağlam bir kemik yapısı için gereklidir. Tuz ve su eksikliği kemik erimesinin ana nedenleridir.
-Dile tuz koymak ısrarlı kuru öksürüğü keser.
-Gut ve artritin önlenmesinde önemlidir.
-Cinsellik ve libidoda önemlidir.
-Bacak ve uylukta varis ve örümcekağsı damarlanmayı önler.
-Aşırı tuz eksikliği ölümcül su intoksikasyonuna (zehirlenmesine) yol açabilir.

Tuzsuz diyet konusunu yeniden gözden geçirmekte fayda var.
Dr. Seyfullah Dağıstanlı
sdagistanli@gazetevatan.com"

Maili buraya almadan önce ben de arkadaşlarıma yönlendirmiştim.Sevgili Şuleden yanıt böyle geldi
Bu güzel masalı üşenmemiş yazmış,ben de hemen ekledim
sağol Şuleciğim

Seni tuz kadar seviyorum:)))

Hikaye de bir kral ve bu kralın da 3 kızı varmış. Bir gun kral 3 kızını karşısına cağırmış ve onları sınamak istemiş. Buyuk kızına sormuş:''Beni ne kadar seviyorsun?? Buyuk kız gururla cevap vermiş:''Seni dünyadaki denizler okyanuslar kadar seviyorum Babacığım.'' Kral mutlulukla gülümsemiş...Sıra ortanca kıza gelmiş. Ortanca kız düşünmüş düşünmüş ve ablasından daha iyi bir cevap vermek için kelimeleri üzerine basa basa '' Seni dunyadaki tüm yiyecekler kadar seviyorum babacığım''demiş. Kralın keyfi daha bir yerine gelmiş ve merakla en sevdiği küçük kızının vereceği cevabı beklemeye başlamış. Küçük kız hiç düşünmeden ''Seni tuz kadar seviyorum babacığım'' demiş. Kral bunu duyar duymaz kulaklarına kadar kızarmış ve hiddetle yerinden fırlayarak muhafızlarını cağırmış. bir yandan da soyleniyormuş. Sen benim en gozde kızımdın, yazıklar olsun sana!!! Şimdi seni sürgüne göndereyim de sen gör bakalım nasıl tuz kadar severmişsin babanı...
Muhafızlar alıp kızı fakirlik açlık sefilliğin kol gezdiği bir ulkeye sürgün götürmüşler.. Ama kralın ofkesi bir turlu dinmemiş. Bir ferman yayınlamış '' Kimse bundan sonra kızının da tuzunda adını almayacak, evlerdeki tüm tuzlar toplatılacak ve ulkede bir daha tuz kullanılmayacak'' diye. Fermanın yayınlandığı gunun akşamı Kral ve 2 kızı sofraya oturmuşlar. Mukellef bir akşam yemeği hazırlanmış ve servis başlamış. İlk yemek tabaklara konmuş. Kral bir catal almış, ağzındaki yemeği püskürterek bağırmaya bögürmeye başlamış.''Niye bu yemekler tatsız, cagırın ahcıbaşını bana'''
Ahcı gelmiş kralın huzuruna el etek öpmüş''Değerli hükümdarım fermanınız karşısında boynum kıldan incedir ve icinde fermenınız vardır o yoktur'''Boyle gunler gunleri kovalamış.Kral bir deri bir kemik kalmış açlıktan...
Kral susmuş, her seferinde aç sofradan kalkmış balkona cıkmış.. bakmış ummanlara... buyuk kızını duşunmuş...
bakmış bakmış sonra baslamış sıkılmaya bakmaktan yorulmaya.. karnı gurul gurul gurulduyor. donmuş yemek masasının başına, dunyadaki tum yemekler onunde, ortanca kızını dusunmuş, bakmış bakmış ama tadamamış, cunku biliyormuş ki hepsi tatsız hepsi onsuz.
En kucuk kızına nasıl haksızlık ettiğini anlamış, muhafızlarına emir verip küçük kızını aratmaya gondermiş.
Muhafızlar kızını bıraktıkları ulkede bir taşın ustunde oturmuş tuzsuz kuru bir ekmek parçası yerken bulmuşlar..kız bir taraftan ağlıyor bir taraftan da ''Ahh babacığım, seni nasıl sevmediğimi düşünürsün, senden ülkemden ayrı geçireceğim bundan sonraki hayatımda tuz haram artık bana !!''diyormuş. Muhafızlar kızı alıp babasının ulkesine goturmuşler, kız cok korkuyormuş bundan sonra başına geleceklerden.
Kral sarayda gözu yoldaymış.. bakmış araba geliyor hemen fırmamış yerinden ve kapıya koşup kızını kolarını iki yana açarak kapıda karşılamış, ona sevgiyle sarılıp:''Seni tuz kadar seviyorum kızım''demiş. Kızı da ona sarılıp''Ben de seni tuz kadar seviyorum babacığım''demiş. Ferman gitmiş masal bitmiş......